H2

2014-06-29 09:12:00

H2

Ben ilk sıranın en sağından, siyah beyaz kareli tahta sınırın bittiği yerin dibinden sevgili piyon. Adım H2. Yirmi sekiz yıldır H2yim. Bu oyunun sonuna geldiğimi hissediyorum. Ara sıra ünlü bir piyon olacağımı düşünüyorum. Çok kısa bir an.

Aynı sıradan bazı arkadaşlarla birbirimize içimizi açarız siyah karelerin cılız kuytuluklarında. Onlar gene iyice. Hiçbir oyun benimle başlamadı, benimle sonlanmadı. İlkin ortancamız atılır öne, bazen soldan üçüncü piyon. Sonra bir at çıkagelir karşısına, ilk telaş başlar, “Aman, yiyecekler!” peşinden filler, uygun görülmüş yoz piyonlar; çaprazlamasına güç gösterisi. Ben istemiyorum bunları, bunları istemiyorum, ben. Çaprazlamasına olmamalı bizim için tüm kuvvet; dikine de gidebilmeli, üçer beşer kutucuklarla atlayabilmeli hayattan. Bazen fark arıyorum dün ile şimdi arasında; yalnızca durduğum karenin rengi değişmiş, ya kara ya ak, o da olabilirse. Bazense sıkılıyorum da kapatıveriyorum gözlerimi. Oyunun dışında kalmak karıncalandırıyor zihnimi, sonsuz bir uyku düşletiyor. Dönüp bakıyorum kralın taraflarına, o ne curcuna; birbirine girmiş adamlar. En çok arada kalmış savunmasız piyonlara üzülürüm. Yenilirsek, akşam yanıma gelir biliyorum, “Ben ne yapabilirdim ki?” diyecek, “Korumadılar. Ah, bir korusalardı beni, o vezire yapacağımı bilirdim!” Hep aynı laflar. Desem ki, “Hiçbir şey yapamazdın, üçer beşer kaçardı.” Asar tahta suratını, ortalık vernik kokar. Tek kareyle ibaret sanıyor örgüyü, bu örgü ki öyle bir döngü, en dipten en sona kadar yayılmış kurnazlık havası tek çizgide tepeler. En beriye vardım derken atılırsın oyunun güpegündüz yerinden. Ah, bu oyundan. Tek perdesi bittiğinde susatır adamı. “Seni korusalardı, sen o veziri yenerdin,” diyorum, üstümde bir kaypaklık, hangi kara kutudan almışım?

Yumuyorum gözlerimi. Ortalarda ilerliyor oyun, bana daha ulaşmadı, iki adım öteye sürülmeden önce kestirebilirim. Kararıyor dünyam. Rüya görüyorum. Bir kuşum. Uçuyorum tepelerinde, kavisler çizip tüyler döküyorum, biraz alçalıp oyunun tam ortasına beyazca sıçıyorum, yükselirken hafifliyorum. Kesmeyi bırakıyorlar, kafalarını tepeye döndürüp bana bakıyorlar, güleç güleç ötüyorum.

“Fil geldi!” diye bağırıyor arkamdaki kale. Gözlerimi açıyorum. Fil beni tehdit ediyor. Bir o eksikti, kale dibime giriyor, benim kalem değil, hiçbir zaman da olmadı, kralın kalesi o. Vezirin sağ kolu. Kendini emekli şövalye sanıyor. “Emekli şövalye olmaz,” diyorum, “Neden?”, “Çünkü şövalyeler yirmi beşinde ölür.” Alaycı bir gülüş, “Seni korumazsam görürsün!” Korumazsan koruma.

Oyun benim taraflarıma kayıyor. Biraz kestirmek istesem, ışıkları üstüme çeviriyorlar işte. Bu sahnede uyulmaz. Bavullu adamlar düşlüyorum. Kaleyle kral rok yapınca kral bana yaklaşıyor. Sırtımın hemen çaprazında. Diğerleri gibi heyecanlanmıyorum. “Disiplin ve ilerleme çok önemli,” diye başlıyor konuşmaya. Dinliyormuş, oyunun önemli bir parçasıymışım gibi yapıyorum. Ara sıra, “O buraya gelmez,” diye yorumlar yapıyorum, “Aferin,” diyor. Aferin bana. O buraya geliyor. Hemen önüme. Çaprazımda olsa kırardım belini. Sola doğru çeviriyorum kafamı, tüm gözler üzerimde. Ortanca piyon yok ortalıkta, düşürmüşler. Bir at var yerinde. Onu bir fil koruyor. Ne güzel hayvan bunlar aslında. Hepsi unutmuş ne olduklarını. Hep beraber olsak, kıraç toprakları düşünsek, gülsek yıldızlar altında ve yayılsak sonsuz tahtalara. Belki en mesudu ben olurum. Ama bir oyunbozan çıkar, diğerini tehdit eder, ötekiler bağrışır, çağırışır, eski hallerine dönerler. Çayımız yarım kalır. Alışmış vazgeçemez. Durgun ebleh duygular içinde süzülüyorlar. Bir bütün olduklarına inandırılmışlar. Basamak basamak diziliyoruz, bir ayak bassın bize diye.

Bu oyundan - irsî mantıklardan, satrançtan - iğreniyorum. Aldanma adında bir şiir duymayı diliyorum üstüne, her şeyin üstüne, şekersiz. Tüm olacakları, karşılığıyla beraber hareketleri öğrense şimdi bir adam, satrancın ezbere dayandığını ıspat eder ve bönce bir çoşku kalır bana. Belki artık iğrenmem. Çıkarır piyonluğumu duvara asarım, yokluğum terebentin kokar.

Yeniliyoruz. Siyahlar ağır basıyor, yarılıyor beyaz vezir hattımız. Tek umutla öne sürülüyorum. Bu ilk hareketim oyun boyunca. Kıpırdayışım gürültüsüz oluyor ama üçer beşermiş gibi geliyor. Bacaklarım kırmızı bir at oluyor. Yelesi örtük. Kişniyorum. Çok gittim sanırken, ve hep sayıklarken, gide gide iki kutu ilerideyim, dönüp eski yerime bakıyorum, geçmişim el sallıyor, “Aman iyi bak kendine,” diyorum. Bir daha ilerletiliyorum. Kral şımarık şişko gülüyor, gözlerinde umutlu bir ışıltı görüyorum, bana da şevk veriyor. Hani varsam en tepeye, ortalığı velveleye verip bağıracak: “Bir vezirim daha oldu! Bir vezirim daha oldu!”

Önümü kara piyon kesince kralımın neşesi kursağında kalıyor, gözleri doluyor. Burnuma değen piyon, karşının H7si. Aramızda dört kutu var ve her bir kutuda ayrılık ve yabancılık yatıyor. Birbirimizi tanımamıza engel olan kutular veya kutudan sistem. “Kaç benimle,” diyorum. “Nereye?”, “Çizgili tahtanın ötelerine.” Kaşını titretiyor. Küçümsüyor duygularımı. Yabancıyız ya. “Ama biz yeniyoruz,” diyor. Susmak düşer bana. At yolları açılıyor, düşüncesi değil, kendisi. Kral bıyıklarıyla arkamı süpürüp kaçacak delik arıyor. Yenilgimiz bile bir tekrardan ibaret. Bu kısıtlı hareket alanlarını ateşe vermek istiyorum ama ateşi nereden bulacağım? Yakınlarda bir yerde yangın çıksa iyidir, bir çıra uzatır paylaşırım alevi, yakarım tüm siyah beyaz tahtayı, kendim dahil. Düşünüyorum niçin yok ‘für’ diye bir kelime.

“Önüne bak!” diye sesleniyor yalnız kale, eşini deşmişler. “Gelsen biraz da ben olsam kale,” diye sesleniyorum, “Ben de piyon mu olacağım?” diyor. “Beş dakika?” Cevap vermeden yahut aldırmadan kayıp gidiyor sıranın en soluna, ne atik bir şövalye, birazdan ölecek. Şövalye dediğin birazdan ölmeli. Benim gibi bir sütuna sıkışmış olmamalı. Diğer sütunlar yanaklarımı yalıyor ama yer değiştirmeme imkan vermiyorlar. Hemen sağ sütuna kaymak istesem, olmaz diyorlar. H’ye aitim ben, H bana değil, oyuna aitim ben, oyun bana değil. Oyunlara içkinim, oyunlar sahnelere.

Daha fazla ilerleyemiyorum. Unutmuşum H7’nin tahta sertliğiyle karşımda durduğunu. Beklemekle durmak arasında fark gözetmek nafile. Beklemek bir eylemse, durmak eylemin çatısı. Yağmur yağarsa yıldızsız gecelerde, bu çatıdan su akar dudaklarıma. “İyi gelme.”

Ne fil ne at kalıyor ortalıkta. Bekçi yoz yoldaşlarım düşürülmüş. Hiç değilse sözünü tutmuş, şövalye gibi birazdan ölmüş kaleler adına seviniyorum. Topu topu kralla ben kalmışım siyahların arasında. Onu izlemek istiyorum dururken. Gözlerimle arıyorum, kara vezirden kaçtığını görüyorum. Gene bir umut var üstünde. Kendini medeniyet sanıyor olmalı. Hemen L şeklinden bir manevrayla at atlıyor üstüne. Kaçacak kutuları azalıyor gitgide. Bana yaklaşıyor. “Sen kurtarırsın,” diyor ve önümdeki kara piyonu deviriyor. Sonra peşindeki atlılardan, taçlılardan kaçmaya devam ediyor. Durmam sona erince gürültüsüz hareketime devam ediyorum. Bir gidiyorum, iki gidiyorum, “Git!” diye bağırıyor kral uzaklardan. Bir kutu daha gidiyorum. İçime yabancı hisler sızamıyor çünkü sızmak içten dışa doğrudur. Başka türlü şeyler oluyor, heyecan mı desem, içimi ürpertiyor, ahşap çeperlerimi zonklatıyor. Bir kutu daha gidersem vezir olacağım. Başıma ilk defa madeni bir taç değecek. Taramam bile saçlarımı. Belki nota veriririm siyah tarafa. Oyunu diplomasiyle çözmeye kalkan bir vezir olur çıkarım.

“Hayır,” deyip bekliyorum. “Vezirim oldu! Vezirim oldu!” diye sevindirtmiyorum kralı. Siyah beyaz kutulu bu tahtanın sınırına yaklaşıyorum. H7’nin tam durduğu yerdeyim ve aşağıya atıveriyorum kendimi. Oyun dışı ediyorum kendimi. Peşimi rüzgar takip ediyor. Ona, “Nasılsın?” diyorum yere çakılmadan önce.

 

51
0
0
Yorum Yaz