Kısa 8 Yahut Ezilen Çimlerin Öcüne Giriş

2012-12-12 22:57:00
Kısa 8 Yahut Ezilen Çimlerin Öcüne Giriş |  görsel 1

 

 

Mecit Bey o gece rüyasında çocukluğunu geçirdiği Divan Mahallesi’ne doğru yürümeye koyulmuştu. Bu cadde enlemesine oldukça dardı ve sıra sıra kadife evlerle çevrilmişti. Bu evlerin ahşap kapıları oldu olası hırsız eli görmemiş, adeta yıllar boyu saadet pınarları akmıştı evlerin  aralarından. Komşu teyzeler o çocukluk akşamlarının en unutulmaz süslerindendi. Yıldızlı gecelerin cırcır böcekleri gibi köşedeki küçük parka otururlar, sohbetler ederler, hemen arkalarındaki belediye direklerine astıkları çamaşırların temiz esintisiyle yanlarına kurdukları demlikten çay içerlerdi. Çamaşırı kuruyan, yerinden kalkıp aralarından ayrılır, beş on dakika sonra ise çamaşırlarını evine bırakıp geri dönerdi.  Mahallenin çocukları koşmaktan, top oynamaktan yoruldukça bu teyzelerin dizlerinin dibine çöker; teyzeler de o çocukların saçlarını okşardı. Kimin çocuğu olduğu ve babasının ne iş yaptığı gözetilmeksizin tüm mahalleli çocukların saçları aynı şefkatle okşanırdı. Okşanan mahallenin ruhuydu sanki. Oysa Mecit Bey rüyasında gördüğü Divan Mahallesi’ni tanımakta güçlük çekmişti. Tüm o kadife, vernik kokan ahşap evler yıkılmış, yerlerine betonarme evler dikilmiş, sokak lambaları bukleli, Çin malı direklerle değiştirilmiş, mahallenin en tatlı amcası olan Arif Amca’nın köşedeki bakkalı yerine led ışıklarıyla aydınlatılmış bir süper market kurulmuştu. Bu süper markette çalışan kasiyerlere tektip turuncu kıyafetler giydirilmişti ve kasanın önünde sıraya geçmiş müşterileri kuru bir “Hoşgeldiniz,” veya “İyi günler,” laflarıyla karşılıyorlardı. Oysa Mecit’in çocukluğunda Arif Amca müşterilerle sohbet ederdi. Çocuklara para üstü vermek dışında muhakkak bir çikolata veya sakız ikram ederdi. Annelerine, babalarına selamlar yollatırdı. Taze yumurta ve sütün geldiğini haber ederdi. Her şeyin taze olduğu ve taze olanın beklendiği bir dünyada, belediye yahut TOKİ gibi toplumu sınıflara bölen kurumların izni gözetilmeden kurulmuştu bu mahalle. Birçok saygı uyandıran yaşlılar; Şehsuvar Amcalar, İhlas Amcalar, Tacettin Amcalar bu mahallede yaşardı. Çoğu orada doğmuştu, orada ölmeyi bekliyordu. Mahallenin olmazsa olmazı seyyar köfteci, bozacı, turşucu, şerbetçi en az o teyzeler kadar vazgeçilmez bir süstü. Her biri bu Divan Mahallesi resmini, bir araya gelip tamamlamış ayrı ayrı güzelliklerdi. Kendi güzellikleri ve yaşam kaygıları bir araya geldiğinde daha üst güzelliğe ulaşılmıştı. Yıllar ve yıllar boyu...

Halbuki o parkın çimleri ezilmemeliydi. Yerine Butik Oteller açılmamalıydı. Düşünmeden ezdikleri şey çimlerin ruhuydu. Mahallenin bir kenarında kendine yer edinmiş çimenlerin üstüne dökülen çimentolar, bu canlı ve cansız varlıkların ahını almıştı bile. Geçmiş zamanın üstünü ne çimentolar örtebilirdi ne de başka insan ürünü mukavemetler.

İşte Mecit Bey bu rüyadan uyandığında kendini bir parça hasta, sarsılmış ve terler içinde buldu. Ertesi sabah doğruca rüyasında gördüğü eski mahallesine gitmeye karar verdi. O iğrendiği manzarayı görmemeyi umarak ayakkabalarını giydi...

 

Bu sırada fil’in gerginliği etraftaki milletvekillerin anlam veremediği bir şekilde günden güne artmıştı. “İyice huysuzlaştı,” ya da “Rahat battı,” diyenler oluyordu. Onlara göre mukkaddes buldukları meclis binasının arka bahçesini koruma işini üstlenmiş olmak, bu işe atanmış olmak her hayvanın ulaşamayacağı bir hayaldi. Fili neredeyse nankörlükle suçlayacaklardı oysa milletvekillerin hiçbiri hayvan değildi, bu yüzden hangi hayalleri hangi hayvanların taşıdığını, hangi arzular beslediğini kestirebilmelerine olanak yoktu. Milletvekillerinin arasında hayvan görememişti fil, hepsi birer insandı ve bu insanların ondan bahsetme şekilleri içten içe onu delirtiyordu. Fil için meclis binası taştan ibaretti. Bir ülkenin kırallıkla, monarşiyle, cumhuriyetle veya anarşiyle yönetilmesi onun için hiçbir anlamı olmayan laf kabalığıydı. Bir ülke hangi yönetim şekliyle yönetilirse yönetilsin, o ülkede çimler her zaman biterdi. Buna karşı koyamazdı kimse. Çünkü kimse çimleri umursamazdı. Bir cumhuriyet bir kırallık çimlerden daha önemliydi.

İlknur Hanım, file sahip çıkabilecek tek gücün devlet olduğunu düşünerek aslında kendini bu işten kurtardığını sanmıştı. Geri dönüp fili, o suratı asık fili geri istemek de olmayacağı için, içindeki yalnızlığı örtmenin bir başka yolunu bulmuştu ve kendine uzun mu uzun boylu bir zürafa almıştı. Gelgelelim zürafa son günlerde yakalandığı kabızlık hastalığıyla baş etmeye çalışıyordu. İlknur Hanım’ın zürafanın önüne koyduğu yiyecekler anlaşılan pek de zürafalara gidecek türden şeyler değildi. Bir akşam zürafaya yedirmeye çalıştığı muzlu pasta zürafa için işkence olmuştu. Bu durumu İlknur Hanım’a izah edecek bir yol da yoktu. O gözü kapalı bir şekilde tüm gün mutfakta bir şeyler pişimekle, hazırlamakla uğraşıyordu. Birkaç gün sonra TBMM’nin önüne bıraktığı fili televizyonda görünce, artık yemek de pişirmez olacaktı...

 

Mecit Bey öğleye doğru Divan Mahallesi’ne varmıştı. Hava soğuk ve yağışlıydı. Buna aldırmadan mahallesine girdi. En son buraya ne zaman uğradığını hatırlamıyordu. Adeta geçmişten kaçarcasına terk etmişti doğup büyüdüğü sokakları. O sokakları, o duvarları... Sırtını bir duvara dayadı. Nefes almakta zorluk çekiyordu. Rüyasında gördüğü manzara birkaç adım içinde çözülüp karşısına çıkmıştı. Her taraf betonarme evlerle kuşatılmış, otoparklar açılmış, parklar yok edilip yerine butik oteller inşa edilmişti. Hemen çevirdi gözlerini. O tarihi incir ağacını aradı. Bir duvarın ardından yükseliyordu. O duvar bir butik otele aitti. En azından incir ağacını kesmeyip müşterilerin göz zevkine bırakmışlardı.

Led ışıklı süper market tam o Arif Amca’nın köşesinde kurulmuş, içi turuncu kıyafetli soğuk kasiyerlerle donatılmıştı.

Mecit Bey ağlamaya başladı. En son bir pazartesi sabahı işe gitmek yerine göl kenarına gittiğinde ağladığı gibi içten ağladı. Bu defa olmak istediği yerde olduğu için değil, bir zamanlar olduğu yerde bir daha olamayacağını bildiği için ağladı. Feryat edercesine. Ve bu defa etrafta ne yabancı bir kadın ne yaşlı bir balıkçı vardı. Artık kimsenin ilgisini çekemiyordu. Mecit Bey iki ayaklı güçsüz bir kahramana ne zaman dönüşmüştü? Tek gücü olan kestirebilme yeteneğine ilave olarak şimdi de köşebaşlarında ağlayabilme yeteneği eklenmişti.

İçi kan ağlıyordu. Çocukluğunu geçirdiği mahalleyi sikip atan patronlara karşı bir nefret duydu. Her değişim, her dönüşüm bu tür zenginler için mi olmak zorundaydı. Tüm kültürler zenginlerin uğrunda ya yok ediliyordu ya da değişime zorlanıyordu. İşte Mecit Bey’in gelemeyeceği bir durumdu bu. Yıllarca sessiz sedasız yaptığı memurluk işinden sonra bu nefret, bu çoşku, bu özlem, bu kırılmışlık onun için farklı bir şeydi. Çok farklı bir şey. Bir an önce koşmak isteğiyle dolup taştı; fakat ayaklarına inen uyuşukluk buna maniydi. Gördüğü manzara karşısında tepeden inme bir uyuşukluğu yaşıyordu. Maziyi yok eden planlı şehirleşme bu uyuşukluğun hammaddesiydi ve çevresinde bu hammaddeyi vücudundan nasıl atabileceğini soracağı bir kimyager de yoktu. Herkes ya işe gitmişti ya da başka bir dünyada yaşıyor olmalıydı.

Bir iki derin soluk alıp verdikten sonra sırtını duvardan ayırdı, yürümeye başladı. Hemen ileride olması gereken çimenli parkın yerine kurulmuş olan butik otele girdi. Danışmadaki adama mırıltıyla karışık birkaç laf etti, “Kimliğiniz lütfen,” dedi adam, cebinden çıkarıp verdi. Adam kimliğini geri vermek istedi, “Kalsın,” dedi. Kimliğini adamda bıraktı. Peşinden odaya çıktı. Kendini yatağa bıraktı. Dışarıdaki yağmur şiddetini arttırmıştı. “Yağ,” dedi. “Delice yağ da her yeri boğ.”

Pencerelerden gelen şıpırtı seslerinin eşliğinde eski teyzeleri, onların çekirdeklerini, çaylarını hatırladı; tam burada saçlar okşanırdı, artık kimliğinizlütfenler deniliyordu, herkes herkese bir kimlik kartı kadar yabancı olmuştu. Ve uykuya daldı.

Bugün uyudu. Yarın sabah uyanacaktı. Danışmada bıraktığı kimliğini bir daha asla geri almayacaktı. Mecit Bey artık o kimlikte yazılı olan bilgilerden çok uzaklarda bilgiler içeriyordu...

162
0
0
Yorum Yaz