Kısa 9 Yahut Anlayışınıziçinteşekkürlerederiz diyenler.

2012-12-18 18:58:00
Kısa 9 Yahut Anlayışınıziçinteşekkürlerederiz diyenler. |  görsel 1

  

 

 

 

Üç gündür Divan Mahallesi’ndeki Menekşe Oteli’nin bir odasında kalıyordu. Bu üç günün nasıl geçtiği hakkında düşünmeye kalksa, başına ağrılar saplanıyor, kendini yatağa bırakmak zorunda kalıyordu. Sırt üstü vaziyette elleri alnını okşar, bacakları yatağın sonundan aşağıya sarkardı. Ve bu üç günü dışarıya hiç çıkmadan geçirdiğinin farkında olup olmadığı belli değildi. Belki dışarıya atacağı bir adım onun çocukluğunu geçirdiği Divan Mahallesi’nin nasıl tarumar edildiğini anlatan, en ön sıradan bileti alınmış bir gösterim olacaktı. Bu yüzden dışarıyı düşünmek sancılara sebep oluyordu. Buna rağmen dışarıya çıkmaya mecburdu.

Yarı ölü, yarı soluksuz, pek bir harekette bulunmadan geçirdiği üç günün ardından otel odasından ayrıldı, merdivenleri yavaşça indi. Bu sırada yukarı çıkmakta olan birkaç turist ile karşılaştı. Bunlar uzak ülkelerden gelmiş turistlere benziyorlardı. Peki ya Mecit Bey? O da bir turistti artık. Çocukken koştuğu sokakları, teyze dizlerine kafasını yasladığı parkları, gol attığı duvarları artık yabancı bir ülkeye aitmiş gibi hissediyordu. Çocukluğunu geçirdiği mahallesine gelip bir otelde kalmıştı. Kimlik kartını ve kimliğini o otelin danışmasında bırakmıştı. Bazıları için bazı anlar varsa (ve hayal ürününden ibaret değilse) Mecit Bey için de eski mahallesine uğrama, o mahallenin otelinde kalma, mazisinin molozlarla birlikte şehir dışına götürülüp bırakıldığını anlama, o tür anlardan biriydi.

Kafasını kaldırıp oteli baştan aşağı süzdü. Yıkılmayacak kadar sağlam inşa edilmişe benziyordu. Artık her şey baştan sağlama alınıp ediliyor, biçiliyor, kesiliyor, oluşturuluyordu. Garantici insanlardı tüm bunları yapanlar. O insanlar için kurulmuş özel bankalar bile vardı. Bankaların yanında, o insanların kendi aralarında oyunmuşçasına oynadığı tahviller, para hesapları, kur alışverişleri ve bunun gibi birçok şey daha vardı. Mecit Bey’in dünyasından çok uzakta oynanan oyunlardı bunlar. Ve kimse Mecit Bey’i bu oyuna gönül rızasıyla almazdı, alırlarsa da soyup soğana çevirmek içindir tıp ki Divan Mahallesine yaptıkları gibi. Ama bir ocaktan bir kurban çıkardı, ikinci kurban olmazdı. Mecit Bey ikinci kurban olmayacaktı. Üstelik şimdi bu sokaklarda yürüyorken. Yürüyüp yukuşları çıkıyor ve arkasında Divan Mahallesini bırakıp şehrin merkezine doğru yol alıyorken...

 

Dış İşleri Bakan’ı henüz sabahleyin uzak bir ülkeden gelmişti. Her zamanki gibi Türkiye’nin bir başka ülke ile olan ticari ve kültürel ilişkilerini geliştirmek için uğraştığını etrafında kim var kim yok anlatmıştı. Bunları anlatmadığı zamanlar hangi ülkenin kadınlarının daha güzel olduğunu eş dost arasında gizlice anlatırdı. Etrafındaki eş dostlar saygı yahut korkularından seslerini çıkarmadan tebessümle bakanı dinliyorlardı. Oysa bu sabah bakan oldukça sinirli görünüyordu. Gittiği ülkede Türkiyeli öğrenciler tarafından ağır bir protestoyla karşılaşmıştı ve üstüne basireti bağlanmışçasına doğru düzgün tepki verememiş, bunun yerine, “Buralarda yurt fiyatları nasıl, gençler?” gibi anlamsız bir şey söylemişti. Ve biliyordu ki o anlar kameralar tarafından kaydedilmişti, akşam haberlerinde haline gülünecekti. Belki video paylaşım sitelerinde taklidini içeren videolar çıkarılacaktı.

“Buralarda yurt fiyatları nasıl gençler?”

Bakan bunu düşündükçe kuduruyordu. Diğer milletvekilleri de biraz alay mı etmişti ne o haliyle, sinirle kendini bahçeye attı. İçeride sigara içmek yasaktı. Kameralar kaydediyordu. Eskiden kameralar yoktu ve mecliste isteyen istediğini yapıyordu. Hatta bazen yasa çıkarıyorlardı. Eskiden bu kadar yasalara veya sigara içmeye de gerek yoktu. Günler yükünü peşinden getirmiş gibiydi.

Bakan sigarasını yaktı. Elleri titriyordu. Düşünüyordu da; keşke bazı şeyler farklı yollarda ilerleseymiş. Dünya hiç olmadığı kadar acımasız ve alaycı insanlarla dolup taşıyordu. Ve buna rağmen tüm rezillikleri örtmenin yolları da bir o kadar artmıştı. Düşünceler kafasından geçtikçe siniri arttı. Kafasını kaldırdığında fili gördü. Yere uzanmış yatıyordu. Bakan ayağa kalktı, file doğru yürüdü; filin burnunun ucunda durdu ve bir tekme attı hayvana. “Kalk! Burası yatmak için değil,” dedi. Hayvan etkilenmişe benzemiyor gibi uzanmaya devam etti. Bakan daha çok sinirlendi. Çakmağını çıkardı. Ceketinin iç cebindeki mendili bulup ateşe verdi. Mendil yanarken hayvanın üstüne bıraktı.

Fil ansız gelen bu acıyla birlikte yerinden fırladı, böğürmeye başladı. Hortumundan tükürükler fırlıyordu. Etrafında süratle dönüyor, yüzünü kaplayan mendilden kurtulmaya çalışıyordu. Nihayet mendil söndüğünde hayvanın yüzü göründü ve görünen bu manzara öyleydi ki filin suratının yarısı yanmıştı. Öfkesinden kudurmuşa dönmüş hayvan gözlerini açtığında çirkin gülümseyişle tam karşısında bakanı gördü. Ve hiç vakit kaybetmeden hortumunu tüm gücüyle bu densiz adamın suratında patlattı. Bu defa bağırma sırası bakanındı. Ancak adamın canı o kadar çok yanmış olacak ki bağırmaktan ziyade çığlıklar atıyor, dövünüyor, feryat ediyor, garip sesler eşliğinde kötü bir şeyler olduğunu etrafına duyuruyordu. Meclisin muhafız askerleri telaşla arka bahçeye sökün etti. Bakanı sakinleştirmek istediler ancak bunu başarmak pek mümkün görünmüyordu çünkü bakan gömleğini çözmeye çalışıyor, bir yandan küfürler savuruyor, bir yandan elinin tekiyle yanağını kapatıp ağlıyordu. Buna karşın fil de sakin görünmüyordu. Bu lanet yerden çıkmaya karar vermişti. Nerede görülmüş bir şeydi bir filin bir meclis binasını koruduğu? Hepsi saçmalıktan ibaretti. Bir adım ileri atacaktı ki bakan hızını alamayıp hemen yanında duran, bakan için soğuk su getirmiş subayın beline uzanıp tabancayı kaptı. Hayvan ikinci adımını attığı sırada bakan silahı hayvana doğrulttu ve namluyu çekti. Fakat isabet mümkün olmadı. Hayvanın sırtını çizip geçti kurşun. Bu adilik üçüncü adım için yeterliydi. Hayvan için üçüncü adım koşmakla başladı. Öyle öfkeli koşuyordu ki bir an için vakit bulsa, bir kenarda durup kusabilirdi. Askerler endişeyle geri çekildi. Bakan da bağırmayı, ağlamayı kesti ve filin ne yapacağını seyretmeye koyuldular. Bu sırada silahı çalınan subay bakanın yakasından kavrayıp bakanı arkalara doğru fırlattı. Fil bir an için bu kalabalığa doğru gelir gibi olduysa da hemen arkasındaki duvara koştu ve kafasının üstüyle tosladı. Geriye doğru gerildi ve tekrar koşup aynı yere tosladı. Bunu o kadar şiddetli bir şekilde tekrarladı ki en sonunda duvar sessizce çatlayıp orta yere döküldü. Fil çıkan toz bulutu ortasından dışarı attı kendini. Fakat askerler yeni akıl etmiş olacak ki hayvanın arkasından ateş etmeye başladılar çünkü artık kamunun güvenliği tehlikedeydi. İnsanoğlu böyle saçmalıkların yazarıydı. Tabiatı kamu alanına çevirmeye çalışmış olmak insanların en gülünç yanıydı. Fil için her yer tabiattı, halbuki birileri buraya kamu alanı diyordu. Yoksa insanlar aciz bedenlerini korumak için mi böylesine süslü şeyler icat etmiştiler? Sosyoloji, kamu yönetimi, trafik kuralları, görgü kuralları vesaire. Hiçbiri filin karşısında anlamlı durmuyordu. Bir suratı yanmış filin öfkesi geçmeyecek gibiydi...

 

Mecit Bey dalgın bir şekilde yürürken ve tam bu sırada aklındakini nasıl gerçekleştirebileceğini düşünüyürken sokağın kenarından acı acı koşan fil ile karşılaştı. Aslında Mecit Bey bir sokak önce sapmış olmalıydı çünkü silah satın almayı tasarlıyordu ve el altından alabileceği herhangi bir silah bir önceki sokaktan sapıp birkaç kilometre daha yürüdükten sonra karşısına çıkacağı mekanlarda bulunuyordu. Fil, Mecit Bey karşısında duruverdi. Dışarıya sarkmış etli kırmızı dilinden buharlar yükseliyordu. Şaşı bir biçimde Mecit Beye bakıyordu fil. Mecit Bey  elini götürüp bir şeylere ihtiyaç duyduğu her halinden belli olan hayvanın kafasını okşamaya başladı. Merakla ve ne olduğunu öğrenmeye çalışırcasına hayvanı okşayıp sakinleştirmeye çalıştı. Fil bir ayağı ile yere vurup duruyordu, sanki her an koşabileceğini ima ediyordu. Mecit Beyin aklına daha iyisi gelemezdi. Ve karşısına çıkan bu varlık onun için bulunmaz bir fırsattı. Zihnindeki muammalar bir son buldu. Hepsi arkada bıraktığı Divan Mahallesinin kaldırım taşlarının altında kalmıştı. File doğru yaklaştı ve filin gözlerinin çevresinden öptü. Onu öyle güzel öptü ki fil neyle karşılaştığını anlamış gibi sakinleşti. Sonra Mecit Beyin suratını yaladı karşılık verir gibi. Mecit Bey ise file doğru iyice yaklaştırdı kendini, bir yandan eliyle hayvanın yüzündeki yaranın çevresini okşuyordu bir yandan onu okumaya, onunla konuşmaya çalışır gibi dibine usulca sokuluyordu ve Mecit Bey hayatının en anlamlı sözünü o an filin koca kulaklarının içine fısıldadı: “Seninle bir banka soyacağız!”

176
0
0
Yorum Yaz